Tüm dünyayı etkisi alan koronavirüs (COVID-19) salgını Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından pandemi (“Salgın”) ilan edilmiştir. 11 Mart 2020 tarihinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de koronavirüs vakası görüldüğünü açıklamış ve salgının yayılmaması için tedbirler alınmaya başlanmıştır. Bu kapsamda T.C. İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nün bütün illere dağıtılmak üzere hazırladığı 16.03.2020 tarihli “Koronavirüs Tedbirleri” konulu genelge (“Genelge”) zorunlu kamu kararı niteliğindedir.

Salgın, kaynak ülkesi olan Çin’in çok daha ötesine geçerek global bir kriz halini almıştır. Bazı ülkelerde sokağa çıkma yasağı uygulanırken bazılarında sınır kapıları kapandığı için ihracat yapılması engellenmektedir. Salgınla ilgili yerel ve uluslararası platformların aldığı kararlar da durumun ciddiyetini vurgular niteliktedir. Salgının iş dünyasına yönelik mevcut ve olası hukuki etkileri ve özellikle böyle bir durumda Salgın öncesi imzalanmış sözleşmelerin akıbetinin ne olacağı konusu hukuki değerlendirmeye muhtaç hale gelmiştir. Bu değerlendirmelerin temelinde öncelikle bu Salgının mücbir sebep olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususu yatmaktadır.

1.     SALGIN MÜCBİR SEBEP MİDİR?

Salgının mücbir sebep olup olmadığını değerlendirmeden önce mücbir sebebin tanımını yapmamız gerekir.

6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (“TBK”) mücbir sebep kavramına yer vermesine rağmen açık bir tanımı yapılamamıştır. Bu kapsamda Yargıtay kararları incelendiğinde mücbir sebep, tarafların kontrolünde olmayan, sonradan ortaya çıkan ve beklenmesi mümkün olmayan, ifanın imkansızlığına sebebiyet veren olaydır. Mücbir sebebe örnek olarak yangın, deprem, sel, salgın hastalık gibi doğal afetler verilebilir.  Aynı şekilde sıkıyönetim, savaş ve olağanüstü hâl (OHAL), ithalat- ihracat yasaklamaları gibi durumlarında mücbir sebepten sayılabilecektir.

Bu noktada Salgın, mücbir sebep olarak değerlendirilmektedir.  Ancak salgının varlığı, mücbir sebep olmak için tek başına yeterli değildir. Bu durumların mücbir sebep sayılabilmesi için borcun yerine getirilmemesi ile Salgın arasında bir illiyet bağı ve neden-sonuç ilişkisinin olması gerekmektedir. Böyle bir nedensellik ilişkisi olmamasına karşın ve sadece virüs tehdidi ya da başka sektörlerdeki uygulamalar öne sürülerek borcun ifasından kaçınılması ve mücbir sebebin ortadan kalkmasına kadar edimin ertelenmesinin talep edilmesi hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilecektir. Ancak Salgın nedeniyle ifasını gerçekleştirmesi imkânsız olan taraf, artık ifasını yerine getirme borcundan sorumlu olmayacaktır.

2.     SÖZLEŞMEDE SALGINA İLİŞKİN MÜCBİR SEBEP MADDESİ OLMASI GEREKİR Mİ?

Mücbir sebep ortaya çıktığı zaman ilk olarak bakmamız gereken taraflar arasındaki yükümlülükleri belirleyen sözleşmelerdir. Sözleşmede mücbir sebep maddesi bulunup bulunmadığı, bulunsa bile Salgının mücbir sebep halleri arasında sayılıp sayılmadığına dikkat edilmedir.  Ancak bu, sadece sürecinin yönetilmesine ilişkindir ve esasında açıklayıcı bir ifadeden ibarettir.

Zira sözleşmede mücbir sebep maddesi olmasa dahi mücbir sebep meydana geldiği takdirde her zaman buna ilişkin hukuki sonuçlar uygulama alanı bulabilir. Yargıtay kararları ve TBK hükümleri gereğince sözleşmede mücbir sebep maddesi düzenlenmemişse bile borçlarını ifa edemeyen taraf açısından mücbir sebebin hukuki sonuçları uygulama alanı bulacaktır.

3.     KORONAVİRÜS SATIM-KİRA-ESER GİBİ SÖZLEŞMELERİN YERİNE GETİRİLMESİNİ NE ŞEKİLDE ETKİLEYECEKTİR?

Salgın, Salgından önce imzalanmış sözleşme kapsamında yükümlülüklerin yerine getirilmesini engellemeyecek ise o zaman ortada bir mücbir sebebin olduğu da söylenemeyecektir. Zira, yukarıda da değindiğimiz üzere salgın, tek başına mücbir sebep olmak için yeterli değildir. Her somut olay açısından Salgın nedeniyle sözleşmenin ifa edilemeyecek hale gelip gelmediği değerlendirilmelidir.

Sözleşmenin ifa edilebilecek bir halde olup olmamasına bağlı olarak TBK’da düzenlenen “ifa imkansızlığı” ve “aşırı ifa güçlüğü” kavramları uygulama alanı bulacaktır.

TBK’nın 136. Maddesinde düzenlendiği üzere, ifa imkansızlığı halinde: “Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer.” kuralı getirilmiştir. Yani, mücbir sebep dolayısı ile sözleşmenin yerine getirilmesi imkânsız bir hal alırsa borçlunun borcu sona erecektir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, ifadaki “imkansızlıktır”. Kanun, borçlunun borcundan kurtulabilmesi için borçlunun çok zor şartlar altında kalmasını değil direkt olarak ifanın imkansızlığını aramaktadır.

İfa imkansızlığını örneklemek gerekirse, Çin menşeli bir ürünün satımı sözleşmesi her ne kadar geçerli ve taraflarını bağlayan bir sözleşmeyse de yaşanan Salgın sonrasında gümrüklerden Çin menşeli ürün girişinin yasaklanması bu sözleşmenin ifasını imkânsız hale getiren bir olaydır. Bu sebeple satıcı sözleşmeyi ifa zorunluluğundan kurtulur.

Başka bir örnek vermek gerekirse, Salgın sebebiyle bakanlıklarca, dezenfektan ve kolonyaların ülke dışına satılmasını kısıtlayan düzenlemeler yapılması sonucu 2 koli yerine 1 koli maddeyi ülke dışındaki alıcıya gönderebilen satıcının sorumluluğuna gidilmesi mümkün olmayacaktır.

Aşırı ifa güçlüğü kavramı ise TBK’nın 138. Maddesinde: “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.” şeklinde tanımlanmıştır.

Bu halde, Salgın sebebiyle sözleşmenin yerine getirilmesinde aşırı zorluk yaşayan tarafın, sırasıyla;

1.     Uyarlama istemek,

2.     Sözleşmeden dönme / Sözleşmeyi feshetme

hakları kanunla düzenlenmiştir.

Sözleşme konusunun yerine getirilmesinde aşırı ifa güçlüğü yaşanması, sözleşmenin hala yerine getirilebileceği fakat borçlunun borcunu yerine getirmesi halinde çok büyük zorluk yaşayacağı anlamına gelir. Yani, burada bir imkânsızlık söz konusu değildir ama borçlu, katlanması beklenemeyecek büyüklükte bir külfet altında kalmaktadır.

Aşırı ifa güçlüğü kavramını örneklendirmek gerekirse; salgın sonucunda insanların evlerinden çıkmaması nedeniyle satışlarında büyük kayıp yaşayan esnafın dükkân kirasını ödemekte düştüğü güçlük, aşırı ifa güçlüğüdür. Bu konuya başka bir örnek ise, medikal maske satıcısı olan kişinin belli fiyattan sözleşme kurduktan sonra salgın çıkması sebebiyle maske talebinin artarak fiyatlarının yükselmesi sonucu maskeleri tedarik edememesi veya fahiş fiyatlarla tedarik edebilmesi aşırı ifa güçlüğü anlamına gelecektir.

Belirtilen her iki örnekteki ifa sorumlusu kişinin mahkemeye başvurarak uyarlama davası açması mümkündür. Uyarlama davası ile borçlu kişi, sözleşmede kararlaştırılan fiyatların tarafların kontrolü dışında ve yeni koşullar altında dengesizlik oluşturduğunu ileri sürebilecek ve bu sebeple sözleşmedeki fiyatların makul bir seviyeye çekilmesini talep edebilecektir. Uyarlamanın mümkün olmadığı halde tarafların sözleşmeden dönmesi mümkündür.

Yani, aşırı ifa güçlüğü ile mücbir sebep ayrımı yapabilmek için şu husus göz önünde bulundurulmalıdır: Mevcut sözleşmenin ifası imkansızsa mücbir sebep, ifanın gerçekleşmesi aşırı ölçüde zorlaşması durumunda ise aşırı ifa güçlüğü vardır. Aşırı ifa güçlüğü olduğu takdirde sözleşmenin ifasında zorlanan taraf, mahkemeye başvurarak sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını; uyarlama mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkını kullanabilecektir.

Hukuken, borçlanılan şey telef olduğunda yerine yenisi koyulabilecek maddelerdense, bunların ifasında imkansızlığının mümkün olmadığı kabul edilir. Bu kuralın en büyük örneği paradır. Para her zaman yerine yenisi koyulabilir türden bir madde olduğu için para borcunda imkânsızlık kural olarak kabul edilmemektedir. Diğer taraftan, zanaat eseri gibi tek ve eşsiz bir parça sözleşmeye konu olur da telef olursa artık bir ikincisi bulunmayan maddenin ifası imkansız hale geldiğinden borç ortadan kalkacaktır.

Sonuç olarak her somut olayda mücbir sebebin ortaya çıkıp çıkmadığının ve tarafların ifa kabiliyetlerini etkileyip etkilemediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Taraflar arasında yürürlükte olan sözleşmede, mücbir sebep maddesi olduğu ve Salgının da mücbir sebep sayıldığı takdirde süreç daha kolay ilerleyecek ve bu durumda ifası imkânsız hale gelen taraf için sözleşmesinin feshi mümkün olabilecektir. Ancak sözleşmede, mücbir sebep maddesi düzenlenmediği takdirde sözleşme ifasının imkânsız olup olmadığı değerlendirilecektir. Böylelikle sözleşmenin ifası imkansızsa mücbir sebep, ancak sözleşmenin ifası imkânsız hale gelmemiş fakat aşırı derecede güçleşmişse o zaman aşırı ifa güçlüğü ilişkimler hükümler uygulama alanı bulacaktır.

4.     İDARENİN ALDIĞI KARARLAR SÖZLEŞMELERİ NE ŞEKİLDE ETKİLER?

İçinde bulunduğumuz şu günlerde Devlet idaresi tarafından alınan kararlar tüm vatandaşların hayatını etkilemektedir. Yukarıda açıklananlar ışığında, idarenin Salgın sebebiyle aldığı zorunlu ve tavsiye niteliğindeki kararlar ifa imkansızlığı veya aşırı ifa güçlüğü sonuçlarını doğurabilmektedir.

İdarenin kamu tarafından zorunlu olarak uyulmak üzere aldığı kararlar kişilere herhangi bir inisiyatif bırakmadığı için kesindir ve sözleşmenin ifasının imkansızlığı sonucunu doğurabilir. Bunun yanında idarenin tavsiye niteliğindeki kararlarını sözleşme tarafı olan kişi, kurmuş olduğu sözleşmenin ifasını tehlikeye atmayacak şekilde uygulamalıdır. Zira, tavsiye niteliğindeki kararlarda inisiyatif alınırken sözleşmenin ve sözleşmeden kaynaklanan borcun hala ayakta olduğu unutulmamalıdır.

5.     KORONAVİRÜS BANKAYLA OLAN SÖZLEŞMELERİ NE ŞEKİLDE ETKİLER?

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (“BDDK”), 17 Mart 2020 tarihinde 8948 sayılı kararını yayınlamış ve ekonomik hayatta yaşanacak gerileme ve daralmaları öngörerek bunların en hafif şekilde atlatılması adına aşağıda sayılan tedbirlerle kredi ödemelerindeki gecikmelere esneklik tanımıştır:

1.     Kredilerin donuk alacak olarak sınıflandırılması için öngörülen 90 günlük temerrüt süresi 180 güne çıkarıldı.

2.     Benzer şekilde, bir yıllık izleme süresi içerisinde anapara ve/veya faiz ödemesi otuz günden fazla geciken ya da bu süre içinde bir kez daha yeniden yapılandırmaya tabi tutulan kredilerin Üçüncü Grupta sınıflandırılma şartı kaldırıldı.

Uygulamalar, 31 Aralık 2020’ye kadar geçerli olacaktır.

Salgınla ilgili her geçen gün yeni gelişmelerin yaşandığı bu dönemde hukuki olarak değerlendirmelerimizi ortaya koymaya çalıştık. Bu süreçte hukuki olarak her gelişmenin konuya özel ve titizlikle değerlendirilmesini tavsiye ederiz. Yaşanan bu tatsız sürecin en yakın zamanda sona ermesi dileriz.